Aldırma reis, aldırma…

Sonuna kadar hep varolacak, bitmeyecek, yitmeyecek, gitmeyecek sanılan “O” gidiyor…

Yar gidiyor, yani can gidiyor. Gözleri yaşlı, yüreği yetim bırakıp gidiyor…

Hayatı yaşanır kılan tüm güzellikler, sevinçler, umutlar, yarına dair ne varsa herşey ama herşey onunla gidiyor. Ve ıssız sokaklardan arta kalan sadece hıçkırık oluyor. Birde o bakış, unutmayı imkansız kılan bakış.

“Yiğidi gül ağlatır, gam öldürür” derler ya; kör oluncaya kadar ağlamak, dozunu kaçırıp sitemin ayrılığı yakmak geliyor içinden insanın.

Hayata dair tüm planların değiştiği bu kavşaktan sonra “ayrılığa başkaldıran dizeler” daha fazla okunacak besbelli. Dünya bile farklı dönecek belki de, ama olsun erkekler ağlamazmış…Ağlamamak, dik durmak lazım şimdi.

“–İnsan yürüdüğü yere varır…”deyip bu keskin kavşaktan sonra, yalnızlık senfonisi eşliğinde yürüyüşe devam etmeli. Bir başına, tek başına, adam başına bir yürüyüş…

Bir dağın yamacından akan su misali aynı canda yaşayan yürekler ayrı düşmüş, kapı çarpılıp çıkılmış olsa bile yaşam sürmeli. Tek tabanca da olsa yürüyüş devam etmeli elbet.

Sonraki yıllar acılara tutunarak geçmeye, gözler kan çanağına dönmeye mahkum olsa da hayat kaldığı yerden yaşanmalı ve güneşin doğuşu yine pencere kenarından, an be an izlenmeli….

Birkaç bin yıl gibi uzun gelse de her gün, ayrılığın acısı yaksa da yaralı yüreği susmalı. Çığlığa gebe susuşun ardındaki eziklik gizlenmeli herkesten.

…Ve dimdik yürümeli bomboş sokaklarda herşeye inat!

Ne zamana kadar, nereye kadar bilinmez ama susuşun eşliğinde sessizliğin melodileri bestelenmeye çalışılmalı. Kimselere bir şey söylemeden, hiç bir şeyden dert yanmadan. “Yalanmış hepsi yalan, sevmek diye bir şey yokmuş” diye feryat etmeden, susarak tüm acılar yudumlanmalı. Ve asla bitmez derken; kaybolan o sevdanın ardından hiçbir kapıda teselli aranmamalı, öylece geçmeli günler.

Saatlerin bile geçmemek için ayak sürüdüğü bu zaman diliminde, her cigaranın ardından artan acıya direndikçe direnmeli bu yürek ve kaybedilen sevda bir mevsimlik sevmelere değişilmemeli asla.

Kaybedilse bile başkaca yaşanır nasılsa bu sevda. Keza bu sevdanın ölüsü bile, kokuşmuş sevmelere hayat verebilir.

Ama bu susuş yok mu, işte bu susuş kemirir insanı…

Olsun yine de dimdik yürümeli ve gözyaşlarına teslim olmamalı. Kaybolan o güzel günler, yapmacık sevmelerle takas edilmemeli. Öyle ki; yaşanan o sevdadan sonra haram sayılmalı tüm bakışlar, sahte bilinmeli tüm gülüşler ve sadece susulmalı.

Hem yaşanan o sevdadan sonra kimin kıymet bilmesi beklenebilir ki, kim var, kim söndürebilir ki yürekteki bu yangını? Kime, hangi duygularla adım atılabilir ki artık? Kim çözebilir kapanan bu kalbin şifresini, hangi el açabilir atılan bu kör düğümü?

Öyle ise; yani dert dermansız ise, tabip ne derman sunsun bu yaraya. Elde kalan yine bir tutam susuştur. Nereye kadar, ne zamana kadar bilinmez ama susuş tek adres galiba. Ateşten, kalleşten, yedi düvelden korkmayan yürek, ayrılığın soğuk yüzünden tir tir titrese de, attığı her adımla uçuruma yaklaşsa da susmak en iyisi.

Nereye kadar, ne zamana kadar bilinmez ama yine de susmalı…

Kim bilir belki de bu susuşun çığlığı okyanusları, denizleri, dağları tepeleri aşacak semaya, yedi kat göklere çıkacak ve orada sabırla tanışacak.

Yeryüzüne sığmayan susuşun çığlığı, böylece gökyüzünde yankı bulacak….

PAYLAŞ

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Soru: