Aşk

Bir anda şehrin üzerine yağmaya başlar yaz yağmuru. Kalabalık şehrin gürültüsü, yağmurlu bir şarkıya bırakır yerini. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, tatlı bir kaçışmayı da beraberinde getirir.

Evler, arabalar, caddeler, parklar ve kaldırımdan karşıya geçmeye çalışan küçük kedi… her şey ama herşey ıslanır. Sıcaktan kavrulan ağaçlar, susuz kalan yapraklar ve susuzluktan çatlayan toprak suya kanar.

Yaz yağmurunu pencere kenarından usulca izlerken, tuhaf bir duyguya kaptırıyorsunuz benliğinizi:

“Yağmur nasıl oluyor da hiçbir ayrım yapmaksızın herşeyin üzerine yağabiliyor. Nasıl bu kadar cömert davranabiliyor?” diye soruyorsunuz kendi kendinize.

Hayata “kuru kuruya” bağlı olanlar için önemsenmeyecek bir konu belki ama, hayatın kalp atışlarını yüreğinde hissedenler için hayati bir mevzu.

Keza; dünyanın en değerli varlığı olan insanlar olarak birbirimizde kusur bulmakta inanılmaz hünerler sergileyip, karşımızdakini kırıp dökmek için fırsat kollarken, yağmurun verdiği bu ders asla görmezlikten gelinemez.

Yağmur; çirkin güzel, küçük büyük, zengin fakir, yaşlı genç, doğulu batılı, siyah beyaz, canlı cansız… hiç ama hiçbir hesap yapmadan kendini herkese sunuyor. Belki bu yüzden seviliyor. Belki de bu yüzden insanlar yağmura “berekettir–rahmettir” diye methiyeler diziyor…

Yaz yağmuru için, yağdığı yerin önemli yoktur. O ayrım yapmaz. Herkesin ve herşeyin üzerine aynı güzellikte, aynı ritimle yağar. Ve bundan dolayı herkes onu sever. Kimsecikler şikayet etmez ondan….

Bu sabah yine yaz yağmuru yağdı şehrin üzerine. Her damla sanki dudağında bir şiir mırıldanır gibiydi. Bir şiir… insanda rahatlık hissi uyandıran… ayrımcılık yapmamayı öğütleyen, küçük görmeyi yasaklayan ve herkese kucak açmayı öğreten bir şiir…

Sizce kaçımız yağmur kadar vefalı, yağmur kadar cömert yaşabiliyor hayatı?

Maalesef dostlar maalesef, acı ama gerçek ki; dünyanın en değerli varlığı olan insanlar olarak, bir yağmur damlası bile etmiyoruz çoğu kez!

Ve kaybediyoruz, kazanmamız gerekenleri… Bir bir dökülüyoruz bu yolda.

Ve yağmur kazanıyor, kazanmamız gerekenleri…

Bu yüzden hep havada özgürce dans eden o oluyor. Öyle bir dans ki; görenleri kendine hayran bırakıyor. Bizse başımız eğik sadece seyretmekle yetiniyoruz bu güzelliği…

Gökyüzünden salınarak yere inen yağmuru birazdan bir çift ayak çiğnemeye başlıyor. Ama yağmur buna da aldırış etmiyor. Çünkü; yeri geldiğinde ezilmenin de kendisine birşeyler katabileceğini, acılardan da dersler çıkarılması gerektiğini iyi hesap ediyor. Yani kaybettiğinde de kazanmasını biliyor.

Ve mutluluğu, asla mutsuzluğun kollarına terk etmiyor. Ve sonunda kazanan yine o oluyor…

Ne olurdu, bizlerde yağmur kadar tertemiz yaşayabilseydik hayatı. Kirletmeseydik tertemiz duygularımızı. Ne kaybederdik ayıplarımızı birbirimizin yüzüne vurmak yerine, örtmeyi deneseydik. Karşımızdakileri yaralamak ne kazandırdı ki bizlere bugüne dek. Ne geçti ki elimize sanki?

Ne olurdu yaz yağmuru kadar vefakar olabilseydik!…

Biz nasıl yaşarsak yaşayalım; yağmur yağmaya devam ediyor şehrin üstüne, herşeyin üstüne…

En derin şairlerin bile anlatmakta yetersiz kaldığı, en şık kelimelerin dahi kifayetsizleştiği efsanesidir aşk…

Ezelle birlikte doğan ve ebede kadar varolacak aşkın üzerine sayısız şiir, şarkı, türkü söylenmesine karşın duygu ötesi olan bu nesnenin tarifi bir türlü yapılamamış!

Çünkü aşkın peşinden bir ömür boyu koşanlar bile aşkın; ne ismini öğrenebilmiş ne cismini, ne rengini görebilmiş ne de nişanını…

Mevlana’yı pervane gibi döndüren, Ferhat’a dağları deldiren aşk; yeri geldiğinde kendi kanatlarının altına sığınanlardan “can” bile istemiştir. Keza tarihin labirentleri arasında gezintiye çıktığımız vakit; aşkı uğruna nice sıkıntılar çekmiş, herşeyinden hatta canından dahi feragat etmek zorunda kalmış “aşıklar”la tanışmamız an meselesidir.

Şairler “aşk ne öldürür, ne yaşatır insanı” derken sanırım aşkın ne denli garip bir tılsım olduğuna dikkat çekmeye çalışmış. Aşk meyinden sarhoş olmuş “aşıklar”ın yürüdükleri yollar farklı farklı olsa da vardıkları şehir hep aynıdır. Çünkü ilham kaynakları birdir. Her aşık farkında olsa da, olmasa da tek kaynaktan süzülen, ancak bizlere farklıymış gibi görünen duyguların salıncağında sallanır durur. Ve o salıncak durduğunda gözünü aşk sarhoşu olarak açan aşığın tüm benliği aşk olur. Artık attığı her adımda, duyduğu her namede, yediği her lokmada aşktan bir eser saklıdır. Aşkla bakar, aşkla konuşur. Ve aldığı her nefeste aşka dair bir soluk gizlidir…

Dillere destan hikayesiyle bilinen Mecnun’un yaşadıkları bu konuda çok manidardır. Asıl ismiyle Kays, Leyla’ya olağanüstü bir sevgi duyar. Zamanla bu sevgi aşka dönüşünce Kays, çöllere düşüp Mecnun olur. Bunu duyan zamanın patişahı; Leyla ile Mecnun’u sarayına getirttir. Herkesin ağzına sakız olan bu aşkın iki kahramanının huzuruna getirilişinin ardından, Leyla ile Mecnun’u bakışlarıyla uzun uzun süzen patişahın kafası iyice karışmıştır. Leyla’nın çok da güzel olmadığını fark eden patişah, daha fazla dayanamaz ve Mecnun’a dönüp sorar:

“Sen, bu görmüş olduğum Leyla için mi deli divane olup çöllere düştün?”

Mecnun derinden bir iç çeker ve Leyla’yı beğenmeyen Patişaha sert bir bakış yollayarak:

“Sen ben ol da, birde benim gözümle Leyla’ya bak” der.

Bu cevabıyla patişaha aşkın koordinatlarını çizen Mecnun, aynı zamanda aşkın tüm kusurları nasıl örttüğünü ve uzakları ne denli yakın ettiğini adeta belgeler.

Yüreğindeki sevgisine güvendiği için sarayın göbeğinde patişaha bile aşkı öğretebilecek cesareti kendinde bulan Mecnun’un bu hali, hoş güzel ama bizim halimiz ne?

Gözümüzü kamaştıran bu aşklar bizim hayatımızın kaç karesinde mevcut veya bizim dışımızdaki hayatın kaç köşebaşında bu fotoğraflara rastlayabiliyoruz? Acaba bir yerlerde hala böylesine aşklar yaşanıyor mudur? Bazılarımızın sevgisi bu kadar yücelere tırmanabiliyor mudur sizce?…

Belki zor sorular, belki de cevabını karşıda ararken kendimizde bulabileceğimiz kadar kolay… İyisi mi bu soruları herkes yine kendi benliğine soruversin. “Yaşadığımız sevmelerin en derin olanı uğruna nelerimizi feda edebiliyoruz, beslediğimiz sevgiler için hangi sıkıntılara katlanabiliyoruz, değerlerimize sonuna kadar sadakatle bağlı kalabiliyor muyuz?..Yoksa sıkıştığımızda hemen yelkenleri indirip kaçmayı, kaçıp sevdamızı yetim bırakmayı mı tercih ediyoruz?”

Aşka dair sorulara cevap bulabilmek için, kendimize soracağımız bu sualleri irdelediğimizde karşımıza mutlaka bir yanıt çıkacaktır.

PAYLAŞ

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Soru: